başlığa ne gerek!!
Düşlerin perilerle kanatlandığı o şehirlerin birinden geldim.Öyle kuytu geçti ki çocukluğum, kimse ulaşamadı bana.Onanmaz izler bıraktım, iki oda bir salondan başka hiçbir sığınağı olmayan o eski, o soğuk binada…Yine de severdim çocukluğumun balkonunu.Gelip geçeni seyreden bir ben vardım sanki.Gece sokağa çıkma yasaklarını, kaçak, gizli, örtük nice yaşam öykülerini barındıran, beni kabusla tanıştıran o yaralı evin balkonunda gelip geçeni seyreden bir tek ben vardım.Ha bir de hayalden yoğurduğum arkadaşlarım.İsimleri gizli, tarifi belirsiz arkadaşlarım…
Uçarcasına tırmandığım ve son hızla kendimi bıraktığım dik kaydıraklar geliyor gözümün önüne.Popom acırdı her yere inişimde.Çıkarken ittirirler bizi ama, kayarken tutan yoktur tenimiz acımasın diye..
Özlemin arzu olduğu, arzunun güneşte solduğu şehirlerin birinden geldim.Her oda bir tarifi belirsiz, her koridor bir yol, her ev saçma bir şiirdi.Öyle çok yaşadım ki kapı pencere kilitli, her yanım dört duvar korkusunu o evlerde…Hiç bodruma indirmediler beni.Annem her merdiven inişimde “dur bekle” der, her merdiven çıkışımda önümden giderdi.Hele terasa hiç çıkarmadılar.Balkon parmaklıklarına dayandığımda, “sarkılma” der, düşeceğimden ürkerlerdi.Oysa hiç düşünmediler ki, düşeceğime uçabilirdim de…
Yalan yanlış sevgi kuklalarına saflıkların kurban edildiği şehirlerin birinden geldim…Ümitlerimizi küçük küçük adamcıklar çalmışlar, günahlara dönüştürmüşlerdi.Bize satmaya uğraşıyorlardı yeniden.Biz de istemeye istemeye o günahları alıyor, karşılığında avucumuzda kalan son hayal kırıntılarını veriyorduk.Kararmıştık..Karşımızda durup pis pis sırıtışlarına tepkisiz, yavaş yavaş küçülüyorduk.Önce ayaklarımız küçülüyor, sonra bacaklarımız kısalıyor, ve sonra…Gözlerimize dek bitiyorduk.Yardım isteyecek bir elimiz bile kalmamıştı…
Gizli gizli sigara içilen o bok kokulu tuvaletlerin, saç örme mecburiyetlerinin, insan kılığına girmiş görüntülerin hüküm sürdüğü okullardan geldim.Her kapı müdür odasına açılır, sınırsız yöneticiler saçlarımızı çekmek için son hızla bizi kovalarlardı.Ve biz, karatahtalarımızı, tebeşirlerimizi gözyaşlarıyla terk ettiğimizde, içimizi açacaklarını sandıkları o beyaz tahtalara bir türlü alışamayacağımızı çoktan sezmiştik.Ve kürsüyle aramıza konan o buz dolu mesafeyi aşamayacağımızı…Kimimiz kırmaya çalıştık o duvarı ama nafile..
Atıp da tutamadığımız toplar nice müdür odası camı kırarken okul zamanımız doluyordu.Bir daha cam kıramayacaktık.Aşık olduğumuz oğlan çocuklarını köşe bucak gözleyemeyecek, kalbimizin o temiz aşk çarpıntısını bir daha kolay kolay yakalayamayacaktık..Yapmacık bir çekingenlikle beden derslerinde şortlarımızı sergileyemeyecektik okul önü serserilerine…Okulu hepten ektik.Yöneticilerimiz sevinçle diplomalarımızı verdiler bize artık gidiyoruz diye..Cümle alem bayram yaptı ve okul bitti…
O zamanlar hiç kapısında sıralanılmayan müşfik bir üniversitenin “Bugün ne giyeceğim?” kaygısı yaşanılan ilk günlerinden geldim.Ne de iyi ettim!! Pazartesi sabahları ve Cuma çıkışlarında İstiklal Marşı okunmuyordu artık.Ders zili yoktu.Teneffüs zili hiç yoktu.Bazı dersleri ve tüm teneffüsleri kampüsümüzün otu, börtüsü, böceği arasında yaşar olmuştuk.Arada sırada derslere girdiğimizde, birtakım hocalarımızın hiçbir şey anlatamayışlarını dinler olduğumuz gibi..
İçkiyi kendimiz gibi insanlarla bar denilen batakta içmeye başlayınca, gerçekle ipleri çözüp, düşlerde hepten alevlenir de olmuştuk.Her ne kadar güzel desek de yaşantımıza, yara alıyorduk her şişede ve düşte..O yaralar irinlenince ve patlatamaz olunca bir türlü, öğrendik; meğer düşlerde sönmek, daha fazla gözyaşı akıtırmış gerçek olandan.Nereden bilirdik…
Sonra birileri “sen elerini uzat, ben yakalarım” demeye başladılar bize.Vaatlerle kandırılmış değildik.Ama ellerimiz bomboştu ve belki de üşüyorduk.Saçma salak birlikteliklere köle, kendi kendimizi kandırmaktan öteye geçemedik.Farkına varınca bir şeylerin, iş işten çoktan geçmişti.
Ya sevdiğimizi sandık, ya da gerçekten sevdik.Liseli değildik artık.Sevildiğimizi sanmak kesmez olmuştu.”Daha çok” diye doyumsuz ağzımızı açtık, gözlerimizi yumduk.Mum ışığında içilen birkaç yudum, fısıldanan güzel sözcük kümeleri -ki artık değerlerini yitireyazdılar- soğuk ıslak sokaklarda sarmaşıp dolaşıp yürümelerdir sandık adı belirsiz duygularımızın açılımını..Bir de efkarlanıyorduk ara ara utanmadan.Ard arda yakılan sigaralarla dağıtmaya çalışarak hüznün daha yoğun dumanını.Gıcıktan yanan boğazlarımız kurduğumuz düşlerle temizlenir sanıyor, geceleri yapayalnız kaldığımız ürkek odalarımızın daha bir ürkek yataklarında, öksürmekten aciz, dönen başlarımızı durdurmaya çabalıyorduk.
Öyle böyle, hata yaparak, fark ederek, ürkerek, düzelmeye çalışarak, kendimizi bulmaya az kala sanarak, mezuniyet denilen son sahne gelmişti.Kim kim oynayacaktık bilinmez.Biraz korkak, biraz sevinçli, yine de güzel yıllardı diyerek…Gerçekten güzellerdi gerçekliği yitik yıllar..
Buradan da esaslı bir tekme yiyecek, daha büyük ağızlara daha büyük lokmalar olacaktık.Acaba yutulacak mıydık? Yoksa biz de büyük ağız olup lokma avına mı çıkacaktık..Kiralık keplerimizi fırlatıp tekrar tuttuğumuzda, hatta bir kısmımız tutamadığında, anladık ki üniversite de bitti…
Ve….
Yok dahası işte!!! Çok satır tüketmiş olduğumu ve daha fazla yazamayacak kadar bunaldığımı da anladım şimdi…Tüm bunların üstüne bir elveda daha şimdi…
1999


