« Önceki |

5/12/2007

başlığa ne gerek!!

Düşlerin perilerle kanatlandığı o şehirlerin birinden geldim.Öyle kuytu geçti ki çocukluğum, kimse ulaşamadı bana.Onanmaz izler bıraktım, iki oda bir salondan başka hiçbir sığınağı olmayan o eski, o soğuk binada…Yine de severdim çocukluğumun balkonunu.Gelip geçeni seyreden bir ben vardım sanki.Gece sokağa çıkma yasaklarını, kaçak, gizli, örtük nice yaşam öykülerini barındıran, beni kabusla tanıştıran o yaralı evin balkonunda gelip geçeni seyreden bir tek ben vardım.Ha bir de hayalden yoğurduğum arkadaşlarım.İsimleri gizli, tarifi belirsiz arkadaşlarım…

   Uçarcasına tırmandığım ve son hızla kendimi bıraktığım dik kaydıraklar geliyor gözümün önüne.Popom acırdı her yere inişimde.Çıkarken ittirirler bizi ama, kayarken tutan yoktur tenimiz acımasın diye..

   Özlemin arzu olduğu, arzunun güneşte solduğu şehirlerin birinden geldim.Her oda bir tarifi belirsiz, her koridor bir yol, her ev saçma bir şiirdi.Öyle çok yaşadım ki kapı pencere kilitli, her yanım dört duvar korkusunu o evlerde…Hiç bodruma indirmediler beni.Annem her merdiven inişimde “dur bekle” der, her merdiven çıkışımda önümden giderdi.Hele terasa hiç çıkarmadılar.Balkon parmaklıklarına dayandığımda, “sarkılma” der, düşeceğimden ürkerlerdi.Oysa hiç düşünmediler ki, düşeceğime uçabilirdim de…

   Yalan yanlış sevgi kuklalarına saflıkların kurban edildiği şehirlerin birinden geldim…Ümitlerimizi küçük küçük adamcıklar çalmışlar, günahlara dönüştürmüşlerdi.Bize satmaya uğraşıyorlardı yeniden.Biz de istemeye istemeye o günahları alıyor, karşılığında avucumuzda kalan son hayal kırıntılarını veriyorduk.Kararmıştık..Karşımızda durup pis pis sırıtışlarına tepkisiz, yavaş yavaş küçülüyorduk.Önce ayaklarımız küçülüyor, sonra bacaklarımız kısalıyor, ve sonra…Gözlerimize dek bitiyorduk.Yardım isteyecek bir elimiz bile kalmamıştı…

   Gizli gizli sigara içilen o bok kokulu tuvaletlerin, saç örme mecburiyetlerinin, insan kılığına girmiş görüntülerin hüküm sürdüğü okullardan geldim.Her kapı müdür odasına açılır, sınırsız yöneticiler saçlarımızı çekmek için son hızla bizi kovalarlardı.Ve biz, karatahtalarımızı, tebeşirlerimizi gözyaşlarıyla terk ettiğimizde, içimizi açacaklarını sandıkları o beyaz tahtalara bir türlü alışamayacağımızı çoktan sezmiştik.Ve kürsüyle aramıza konan o buz dolu mesafeyi aşamayacağımızı…Kimimiz kırmaya çalıştık o duvarı ama nafile..

Atıp da tutamadığımız toplar nice müdür odası camı kırarken okul zamanımız doluyordu.Bir daha cam kıramayacaktık.Aşık olduğumuz oğlan çocuklarını köşe bucak gözleyemeyecek, kalbimizin o temiz aşk çarpıntısını bir daha kolay kolay yakalayamayacaktık..Yapmacık bir çekingenlikle beden derslerinde şortlarımızı sergileyemeyecektik okul önü serserilerine…Okulu hepten ektik.Yöneticilerimiz sevinçle diplomalarımızı verdiler bize artık gidiyoruz diye..Cümle alem bayram yaptı ve okul bitti…

   O zamanlar hiç kapısında sıralanılmayan müşfik bir üniversitenin “Bugün ne giyeceğim?” kaygısı yaşanılan ilk günlerinden geldim.Ne de iyi ettim!! Pazartesi sabahları ve Cuma çıkışlarında İstiklal Marşı okunmuyordu artık.Ders zili yoktu.Teneffüs zili hiç yoktu.Bazı dersleri ve tüm teneffüsleri kampüsümüzün otu, börtüsü, böceği arasında yaşar olmuştuk.Arada sırada derslere girdiğimizde, birtakım hocalarımızın hiçbir şey anlatamayışlarını dinler olduğumuz gibi..

İçkiyi kendimiz gibi insanlarla bar denilen batakta içmeye başlayınca, gerçekle ipleri çözüp, düşlerde hepten alevlenir de olmuştuk.Her ne kadar güzel desek de yaşantımıza, yara alıyorduk her şişede ve düşte..O yaralar irinlenince ve patlatamaz olunca bir türlü, öğrendik; meğer düşlerde sönmek, daha fazla gözyaşı akıtırmış gerçek olandan.Nereden bilirdik…

Sonra birileri “sen elerini uzat, ben yakalarım” demeye başladılar bize.Vaatlerle kandırılmış değildik.Ama ellerimiz bomboştu ve belki de üşüyorduk.Saçma salak birlikteliklere köle, kendi kendimizi kandırmaktan öteye geçemedik.Farkına varınca bir şeylerin, iş işten çoktan geçmişti.

Ya sevdiğimizi sandık, ya da gerçekten sevdik.Liseli değildik artık.Sevildiğimizi sanmak kesmez olmuştu.”Daha çok” diye doyumsuz ağzımızı açtık, gözlerimizi yumduk.Mum ışığında içilen birkaç yudum, fısıldanan güzel sözcük kümeleri -ki artık değerlerini yitireyazdılar- soğuk ıslak sokaklarda sarmaşıp dolaşıp yürümelerdir sandık adı belirsiz duygularımızın açılımını..Bir de efkarlanıyorduk ara ara utanmadan.Ard arda yakılan sigaralarla dağıtmaya çalışarak hüznün daha yoğun dumanını.Gıcıktan yanan boğazlarımız kurduğumuz düşlerle temizlenir sanıyor, geceleri yapayalnız kaldığımız ürkek odalarımızın daha bir ürkek yataklarında, öksürmekten aciz, dönen başlarımızı durdurmaya çabalıyorduk.

   Öyle böyle, hata yaparak, fark ederek, ürkerek, düzelmeye çalışarak, kendimizi bulmaya az kala sanarak, mezuniyet denilen son sahne gelmişti.Kim kim oynayacaktık bilinmez.Biraz korkak, biraz sevinçli, yine de güzel yıllardı diyerek…Gerçekten güzellerdi gerçekliği yitik yıllar..

Buradan da esaslı bir tekme yiyecek, daha büyük ağızlara daha büyük lokmalar olacaktık.Acaba yutulacak mıydık? Yoksa biz de büyük ağız olup lokma avına mı çıkacaktık..Kiralık keplerimizi fırlatıp tekrar tuttuğumuzda, hatta bir kısmımız tutamadığında, anladık ki üniversite de bitti…

   Ve….

Yok dahası işte!!! Çok satır tüketmiş olduğumu ve daha fazla yazamayacak kadar bunaldığımı da anladım şimdi…Tüm bunların üstüne bir elveda daha şimdi…

                                                                                                                                                           1999

1/8/2007

tükeniş...

Kaldır kadehini…

Süregittiğini sandığın ilişkilere kaldır..”Başka türlü olmayacak ben sana mecburum” diyebilenlere de kaldır ama.Onlardan yok artık! “Sana ihtiyacım var” diyenlere kaldır.Çoğu ihtiyaç duymazken de söylerler.Haa aşka kaldır bir de..Ya da adı her neyse işte…Sarsıp süründüren,bizi acıtmasından zevk aldığımız o his birikimine..Aşık olmak için kendimize kurban seçip,sonra seçtiklerimizin kurbanı oluşumuza kaldır.Kendi yazdığımız senaryonun içine düşüp, boğulup yitişimize kaldır kadehini..Öyle inanıp oynar oluruz ki, unuturuz kendimizin yazdığını..Şerefine kaldır dış belirleyicilerinin..Eee kaçaklara da kaldır.Aradığın anda yok olanlara.Bir de gözleriyle sevenlere, gerçekten sevenlere kaldır.Belki hiçbir zaman sevgisini bilemeyecek olduklarına kaldır.Hiç ulaşamayacak olduklarına da kaldır kadehini.İmkansızlara, anlamsız uzaklara, amansızlara, zamansızlara…Hepsine kaldır da, kadeh kaldırmaktan içeme e mi…

     İçinde yıllardır besleyip büyüttüğün, ama bir türlü yaşamaya cesaret edemediğin yalnızlığına kaldır kadehini..Öyle ki, her yaşamaya kalkışında, bir yanlışa kaçtığın…Erkin Koray’ın “İnaaaaaaaan kiiiii, senden başka kimse yok içimde” şarkısını dinleyenlere kaldır kadehini.Daha bir kaldır hem.Daha içten.Çünkü o şarkıyı herkes dinleyemez! “Sevda kuşun kanadında” şarkısına da kaldır Cem Karaca’ya eşlik..

Sevdiğin filmlere kaldır kadehini.Gözyaşları yükleyerek izlediğin.Kiminde ise gözyaşlarını biriktirip de bir türlü dökemediğin.Kahkahalarınla boğduklarına da kaldır.Kaldır işte…Şükret gülebildiğine.Hem şükret hem de kadeh kaldır.Güzel olur!!

     Tükenişine kaldır.Bitikliğine!!”Ama ama güçlüyüm” deyişine..Savunma mekanizmalarına kaldır kadehini.Kaldır ve avun avunabildiğince…

Daha yukarı kaldır.Kimse göremesin seni kapkaranlık odanda.Tek başına içişine, son rakı kadehini bitirişine, karşında oturup da seninle içemeyene kaldır!! Belki de hiç karşında oturamayacak.Olsun kaldır! İş işten geçince fark edenlere kaldır.İş işten geçse de fark edemeyenlere de..Seni anlayanlara kadeh kaldır.Anladığını sananlara, anladıklarını sandıklarına, geçmişine, geleceğine…Sövme, kadeh kaldır.

“Elveda” diyebilenlere kaldır kadehini.O cesareti gösterip de gidenlere, deyip de gidemeyenlere..Bir de “elveda” demeden gidenler var.Hani senin yıllarını tüketen..Onlara da kaldır.Onlar da bir zamanlar hissettiler.Çocukken de masumdular hem.Senin gibi..Gidenlerin ardından döktüğün gözyaşlarına kaldır kadehini bir de.En içten gelen ağlak andır giderken olan..

     Biriciğine kaldır kadehini.Senden bir parça olana.Sana hiç edinemediğin kadar güç verene.Hiç tadamadığın ve tadamayacağın kadar sevgi duyduğuna..Hiç bir zaman seni terk etmeyecek, denese de yapamayacak olana.Sen anneni terk edebildin mi? Kaldır!!

     Tüm Galatasaray maçlarına kadeh kaldır.Yenilse de, içten içe kızsan da, o heyecanı verdi ya..Kaldır! İzlemeye doyamadığın gollere, sinir oluşuna, küfürlerine..Tüm 90 dakikalarına ve uzatmalarına kaldır kadehini..

     Yanlışlarına, yanılışlarına, dinmek bilmeyen naifliğine kadeh kaldır.Saf salaklığına…Limitsiz kredilerine.Hani dağıta dağıta bitiremediğin..Yediğin tekmelere, afiyet ola ola yediğin..Kaldır…Biteviye diye diye.Kaldır kadehini..

Genç kızlığına, tınılarına, hiç bitmeyecek sandığın, bir kısmı da halen bitmeyen heyecanlarına kaldır kadehini..Hiç bir zaman yaşlı teyze dinginliğinde olamayacak ruhuna kaldır. Deli ve dolu ve dizgin yürüyüverişine..Sakinleşemeyişine..Dürtüselliğine kaldır kadehini! “Çok fevrisin” diyenlere bir türlü yanıt veremeyişine, yalnızca onaylayışına belki..Onanmaz yaraların olduğunu içinde tuta tuta anlatamayışına, anlatmaya çalışıp daha da bulanıklaştırışına..Yarattığın karanlığına kaldır bir de..İçinde olmayı sevdiğin, bile bile çıkmadığın hüzünlü kabuğuna..Öyle bir kabuk ki; maskesini itinayla ördün ve gizledin ya hani burukluğunu..Kaldır işte.Elalem kadeh görsün, kaldır!…

Hatta öyle çok kaldır ki, kaldırmaktan içeme e mi…

                                                                                                                                                2007

 

6/6/2007

kraker...

   Yarım kalandı O. Belki hiç tamamlanamayacak diye ürktüğüm, ama içimde yine de bir ümitti.Bakışlarında "Ben seviliyorum hey!" i görmekti o ümit.O'nu anladığımı, en azından anlamaya çalıştığımı bilmesiydi tarafımca istenilen.Ve bugün bir ölçüde tamamlandı. "İşte en büyük adım!" dedim sonunda uzun zamandır ilk defa.Yıllardır özlediğim ve çok da yaklaşamadığım bir tutkuydu.Çok zor olanı başarmak sanırım bu.Tam olarak başaramasam da, ucundan kıyısından yaklaşmak.Sık sık saatime bakarak, "az kaldı, 1 saat dolacak ve hala kaçmadı,gitmek istemedi" diye heyecanlanarak yaklaştım bir adım daha.Süre dolduğunda çıkmak istemedi.Oyunlarımız hoşuna gitmişti demek.Ve de kraker tabii ki.Ama uzun zamandır ilk defa güvendiği biri olmak vardı ya...İşte herşeye değerdi.Saç köklerime bile...

Onu tavlamak bir kraker kadar kolay olmadı tabii.Önce 3 kişiydik.Sonra 2'ye düştük.Hep adım adım.Bazen ilerledik küçücük.Bazen de geri adımdı dersler."Ha gayret, biraz daha" diyerek ve bazen bunu O'na söyleyerek belki...Bundan sonra da geri döneceğiz belki biraz.Ama bu dönüş küçücük, azıcık olacak.Biliyorum.Ve yine biliyorum ki; mümkün olduğunca olmayacak geri.Ben telaffuz etmek istemiyorum kocaman gözlüm.Sen de istemezsin sanırım...Diyorum..

Zordu.Bir kısmını başardık.Şimdi geri kalanı için heyecan doluyor, taşıyorum.Hem içimde hem de sığamıyor da taşıyorum.3 aylık bir sürecin sonunda bugünkü mükafatı ikimiz de hakediyorduk biliyorum.Senin ödülün hem kraker (çubuğundan), hem sevinç biraz, hem sevgi çok çok...Benimki ise bu satırlardan taşan herşey, anlaşıldığı üzere...Umarım senin ödülün daha da büyük olacak, ki, yanında kraker denilen hiç kalana dek..Benimki ise tartışmasız zaten...

24/12/2006

Seni yakaladım!!!

  Onu ilk gördüğümde; "Bu kadar güzel gözler nasıl bu kadar bakmazlar!" demiştim. Şimdi ise "Ne güzel bakıyorsun.." diyorum.Artık yakaladık bir yerinden hiç bırakmamak üzere. O da sımsıkı tutuyor elimizi. Artık mutlu oluyor benimle ve güveniyor sanırım. Bunu hissediyor olmak bile güzel. Logolardan yakaladım onu ve yap-boz parçalarından ve içiçe geçmeli kaplardan ve artık daha bir sürü şeyden. O kadar çok ki bizi bağlayanlar...Saymak yetmiyor. Toz şeker bile bağlayacak bizi. Bu satırlar belki çok anlaşılmaz ama en içimden gelen anlatımı bu...Bekleme salonunda beni gördüğünde gülüşünün ise tarifi mümkün değil. "Seni tanıyorum" der bakışların içine işliyor insanın...Beni tanıyor artık her ortamda diye sevinişim de ardından geliyor tabii..Beni o küçük dünyana, o farklı kültürüne dahil ettiğin için teşekkür ederim sana sarışınım. Emin ol pişman olmayacaksın. Bizim dünyamızı tanımak da zevk vermeye başladı artık sana. Gün gelecek bizim dünyamızdan kopmak da istemeyeceksin. Hem de o kadar sorunlu, bir o kadar çetrefilli, hatta kimi zaman çirkin denilecek kadar itici olabilen dünyamıza dahil olduğun için pişman olmayacaksın.Yine de güzel tarafları var ve sen keşfe başladın şimdilerde...

  İlk zamanlarki korkularından eser kalmadı değil mi.. Artık biliyorsun ki, kötü birşey olmayacak. Kaşların kızarana dek ağlasan da birşey olmayacak. Sadece ağladığınla kalacaksın ve bu sana yeni bir beceri olarak geri dönecek. Tıpkı ce-e oyununu sevmeye başlaman gibi. Tıpkı küpleri üstüste koymaya başlaman gibi. Hem de bir yaşıtını model alarak. "Otizm" adıyla örülmüş duvarını yıkacaksın her gün bir parça. Her gün bir adım. Ama küçük, ama büyük...Dış dünyaya "Ben geliyorum" diyorsun.Benim görevim ve de istemim seni hazır etmek olabildiğince. Zarar verrmeden ve ürkütmeden. Yavaş ve güvenli adımlarla.Korkacak birşey olmadığını hep içten içe vurgulayarak.

Ve çok şanslısın biliyor musun...Müthiş bir ailen var. Birçok çocuğun sahip olamadığı...Ve de imkanların...Ve de önünde çok fazla açılacak kapın. Sana açıldığındaki anlık reddedişlerin, duvar olmadı bize hiçbir zaman. Senle bana "biz" diyorum. Çünkü bu yolda beraberiz. Umarım hep de öyle olacağız. Biliyorum ki, bir gün gelip de gidecek olursan asla baştan başlamayacaksın. Ama beni yine de arayacaksın değil mi... Sanırım senin beni sahiplendiğin kadar ben de sahipleniyorum seni. Ve emin ol, her çocuğum gibi seni de paylaşamıyorum. Hepinizin bir yeri var. O yerler benden uzaklaşsanız da işgal edilemeyecek. Yıllardır yüreğimde yer tutan ama asla yerleri dolmayan ve uzaklaşıp giden diğerleri gibi.. Saymakla bitmeyen oğullarım, kızlarım gibi.. Senin yerinin farklı oluşu, sanırım ilk benimle başlamandır. İlkimiziz birbirimizin bir şekilde. Hepiniz ilkimsiniz her ne kadar dolambaçlı yollardan gelseniz de...

  İşte böyle sarışınım. Bu satırları ancak bizi bilenler anlar.Sürecimizi takip edenler...Ve o ışıl ışıl gözlerinle bana bakmanın ne denli mutluluk verici olduğunu bilenler... Hep böyle bak. Hatta daha uzun, daha çok bak.. Gözlerim seni, hep benden daha çok anlayacak..

2/9/2006

itiraf...

Aslında bir avuçtu yaşam.Güzel bir günün ardından açılıveren ve içindekileri salıveren sayfalara..Gerektiğinde yumruk olan,gerektiğinde yaşam haritası...Bir avuçtu kapsayan cinsten..Ve asla duvarları yıkılmayan bir set belki.Birçok zaman yıkıldığı ve hiç ulaşılamayacağı düşünülen ardına.Ama işin kötüsü, en beklemediğin anda yıkılıyormuş gibi görünen.Fakat sadece görünen..

Aslında öyle kolay kolay kendini koyvermez yaşam.Ardında sürükler birçok ne olduğu belirsizi...Ve kendisine seçtiği araçlar,yani güçsüz bizlerizdir..Ne zaman, nerede varolacağını bilemeyen, ilgisiz sayfalarda "ben buradayım" diye bağırmaya çalışan ve tabii ki sesi duyulmayan bizler..

  "O güçsüz bizlerden biri miyim" diye ürker olduğum zamanlardayım şu aralar.Ve bazı aralar..Birçok tarifsiz anlar, kaçışlar..Neyi sorgulayıp, neden kaçtığını bilememek en acı olanı.Hem de amacın varsa da yitirmek bu yolda "amaç kazanayım daha çok" derken...

  Dalga geçmek istiyordum oysa. Gülünç gelen ve ürkütenlerle.Yenilgi getirilmez ya akla; bizlerle dalga geçemez hiç kimse,hiçbirşey! Öyle ya hep biz güçlü olan olmalıyızdır.Ne kadar aptalca.Ne kadar hoyratça...Bencilce hem..

Böyle böyle düşünür dururken, bir kadın hayali beliriverir karanlık odanın bir köşesinde.Bir kuytu diye önemsenmez ilk an.Bir bakarsın ki konuşmaya başlamış, "İçme onu!!" diyor.

Alice'i anımsarsın o an."Ne de yakınmış harikalar diyarı" deyiverirsin kendini tutamayıp.Birileri "içme!" diyordu oralarda da..Sonra da utanırsın o kadın hayalden, kendinden.Ne kadar da acizsindir.Bir hayal dünyası üzerine kurgulu anları yaşamaya mahkum.Öyle ki artık üzücü hayalleri de kurar, bekler olmuşsun...Dayanamazsın gider içecek birşeyler alırsın kendine.Yanında bir de dumanı bol bir sigara.Seni boğacak kadar dumanlıdır tütünü.Ki herhangi bir  film sahnesinde gibi baştan ayağa gizem olasın..Bir eski film gibi, siyah-beyaz hatta.Fonda da sesi buğulu bir Fransız kadın şarkıcının ağlak sesi vardır.Sen içkini içerken, derdini çok anlıyormuş gibi eşlik etmektedir sana.Ama o da olmazsa yalnızsındır.Bu yüzden şükredersin eski kasetçalarına.Ve kendini tebrik edersin, zamana yenik düşüp onu atmadığın için..Bir tarafta modası geçik, eski, göçük durmaktadır sadık sadık...O Fransız uyruklu olduğu sanılan kadın, gözpınarlarında birikip de bir türlü salınamayan gözyaşlarına aracı olunca, dillendirince hıçkırıklarını, içten içe minnettar bile olursun.Başka türlü o yüreğindeki yumru erimeyecektir çünkü.Yumuşak ezgisi, içine dokundukça, hatta içine okudukça anlarsın; "Ben mutsuzluklarımla huzur buluyorum" dersin.Bu acı çözümlemeyi sadece alkole eşlik yaparsın ama.Gün ışıdığında unutacaksındır.

O zaman rutinine dönecek ve mutlu mesut rolünü kusursuzca oynamaya başlayacaksındır.Geceleri dirileceksindir asıl kimliğinle.Günah çıkaracaksındır, kendi geçmişine saldıracaksındır, diş geçireceksindir, ama yaralamaktan öteye gidemeyeceksindir.Fransız kadın senin emrine amade, duygularını ağlata ağlata sökecektir gecenin ortasından.Sabaha tekrar üzerine dikmek üzere...

  Böyle tuzlu herhalde  yaşam kimileri için.Dalga geçeyim derken,dalga geçilen oluverirsin çaresiz.Ve bu çaresizliğini ezberler, yaşarsın alabildiğine.Uyumsuzluklar örtüsüdür üzerindeki artık.Ne kadar istesen de örtüyü açıp kaynaşamazsın.O sosyal görüntünün altında,içe kapalı bir yaşam örüntüsüdür varlığın bir zaman sonra.An be an daha da özümsediğin ve kapandıkça kapandığın.Kendine bile oynamaya başlarsın.Sahnen dar gelir, başkalarına da oynamalısındır ama en güzel kendine oynarsın..Belki yaratırsın bu süreçte, belki daha bir kısırsındır.Biter kaygıların hem bir süre sonra.Kaygılanacak ne vardır ki.Duyarsızlık duvarına toslamışsındır.Ve duvar üzerine yıkılırken tuğla tuğla,direnmezsin.Bir bakmışsın, duvarın bir parçası oluvermişsin.Bir "Boşver" cümlesi oluvermiş hayatın.Sonunda ünlemi olan...Ve kapanıverir birgün avuç.Bir avuçmuş yaşam.Belki de bir yaşam haritası olan...